Stoacılık, Motosiklet ve Zen

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Zen and the Art of Motorcycle Maintenance (Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı)

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kitabını okudunuz mu ? İsmini duyar duymaz çok hoşuma gitmişti. Çok sanatsal gelmişti. Sonrasında yeni yeni motosiklete merak duyduğum bir dönemde, büyük beklentilerle alıp okumaya başladığım bu kitap beni büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Felsefeye ilgim olmasına ve öncesinde felsefe kitapları okumuş olmama rağmen, okurken beni bu kadar zorlayan başka bir kitap olmamıştı. Hiç akmıyordu, okumak işkence gibiydi resmen. Kitabı bitiremeden bırakmak zorunda kalmıştım.

Photo by Glen Alejandro on Unsplash

Bu kitabı okuma girişimimden bir kaç sene sonra ben de motosiklet sürmeyi öğrenip, kullanmaya başladım. Bundan yaklaşık 7-8 ay önce başladığım motor serüveni beni kendine çok bağladı. Kitapta aradığımı bulamamak içimde bir ukde bırakmıştı ve bunu doldurmak için bir kitap olmasa bile, blog yazısı yazmaya karar verdim. Açıkçası motor bakımına dair hala pek fazla şey bilmiyorum. Videolardan gördüğüm kadarıyla bazı teorik bilgilerim var ama pratikte zincir temizleyip yağlamak dışında hiçbir şey yapmadım henüz. Yine de o kitapta bulmayı beklediklerimin, yaşayarak anladığım kadarını anlatmaya çalıştım. İyi okumalar.


An’da kalmak

Yesterday is history, tomorrow is a mystery, but today is a gift – that's why it is called the present.

Anda kalmak, akışta olmak, flow state veya mindfulness gibi kavramları daha önce de duymuşsunuzdur. İddia odur ki, geçmiş de gelecek de aslında üzerinde hiç bir kontrolümüz olmayan, değiştiremeyeceğimiz hayali kavramlardır. Var olan tek şey şu andır. Geçmişi zaten değiştiremezsiniz ve geleceği inşa etmek için tek yol da yine bu an’dan geçer. Ve günlük hayatta zihnimizin andan çıkıp başka yerlere gidip, gereksiz yere kendisini yorduğu, yıprattığı üzdüğü söylenir. Aslında hala anı yaşıyorsunuzdur elbette, bunun başka çaresi yok ama o anda olmakta olanlara odaklanmak yerine çoktan olmuş ya da henüz olmamış dünyalarda dolaşmaktadır zihniniz.

Meditasyon ise çok kabaca açıklamak gerekirse, bir geçmişe bir geleceğe uçuşup duran zihnimizi şu ana odaklamanın yollarından biridir. Daha ileri formlarında daha spiritüel yönleri de vardır elbet.


Sizinle bu videoyu biraz zen perspektifinden yorumlamak istiyorum. Çünkü dedemiz aslında nirvanaya çoktan ulaşıp geri dönmüş, torun farkında değil. Açıklayınca siz de anlayacaksınız; Videonun başında kaynağı bilinmeyen para akışını kabul etmiyor çünkü bunun kötü enerjiye de sebep olabileceğini biliyor. Sadece materyal dünyayı düşünerek hemen evet demiyor. Sonrasında kendimi niye sevecem ben, ben değerli değilim diyerek egosunu çoktan yendiğini, belki de “ego death” yaşadığını gösteriyor bize. Sinirlenmeye odaklanmış programı iptal edip yeniden başlatıyor çünkü akışın önünde durmanın bir anlamı olmadığını biliyor ve ona teslim oluyor. Bengi dönüşe de bir selam çakmış oluyor. Mükemmel isen daha iyi diyerek, bunu söylemenin bir anlamı olmadığını ve Matrix filminde Morpheus’un Neo’ya söylediğini anlatmak istiyor bize. “Ne olduğunu düşünme. Ne olduğunu bil!”. Hemen sonrasında ise ben bir şey değilim diyerek, yine ego illüzyonunu çoktan yıktığını gösteriyor. İçindeki negatif enerjiyi alaycı bir şekilde havaya gönderdiğini söyleyerek ise iç ve dış ayrımının da illüzyon olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor adeta. Videonun sonunda ise akışa müdahale etmeye çalışan torununa en sonunda sinirleniyor tonton dedemiz.


Stoacılık

Photo by Chad Greiter on Unsplash

Stoacılık her ne kadar günümüzde roma imparatoru Marcus Aurelius(121-180) ile ünlense de tarihi biraz daha eskiye dayanır. Ondan yaklaşık 300 yıl önce Kıbrıslı Zenon tarafından kurulmuştur. Stoacılık, tam anlamıyla anda kalmayı salık vermez ama bazı açılardan benzerdir. Stoacılık özünde kontrol edemediklerimizi kabullenip, odağımızı kontrol edebildiklerimiz üzerinde tutmamızı önerir. Bu yüzden ne yaparsak yapalım değiştiremeyeceğimiz geçmişimizi düşünmek de, elimizden geleni yaptıktan sonra geleceği düşünmek de anlamsızdır. Bize kalan tek şey yine şu andır. Yarını inşa edecek olan da şu andır, geçmişe dönüp baktığınızda göreceğiniz şeyin mimarı da şu andır. Gerisi kazanamayacağınız fuzuli savaşlara girmekten ötesi değildir.

Dünyadaki hiçbir şey sana ait değilken, neyi kaybetmekten korkuyorsun?
— Marcus Aurelius

Marcus Aurelius ise imparatorluğu yönetirken bu felsefeyi benimsedi. Aslında kendisi bir kitap bile yazmadı. Sadece çoğunu savaş kamplarında notlarını aldığı defter sonradan kitap olarak yayımlandı. İmparator olmasına rağmen aslında hiç bir şeyin sahibi olmadığını, her şeyi kontrol edemeyeceğini, ölümsüz olmadığını unutmadı.


Motosiklet ve anda kalmak

Motor sürmek de bir nevi meditasyondur. Basit nefes meditasyonunda amaç odağınızı nefesinizde tutmaktır. Odağınızın düşüncelerinize kapılıp gittiğini fark ettiğinizde nefesinize geri odaklanmalısınız. Motor sürerken de hayatta kalmak için büyük oranda anda kalmak zorundasınız. Büyük oranda diyorum çünkü, gerçekten güvenli bir şekilde motor sürebilmek için, biraz geçmişte, biraz da gelecekte olmak zorundasınız. Çünkü geçtiğiniz arabaların konumunu hatırlamalı, ilerideki arabaların, yayaların yapabileceği hareketleri ise tahmin etmelisiniz ama on dakika önce önünüze kıran arabanın veya yolun sonunda varacağınız yerin bu denklemde pek yeri yoktur. Önünüze odaklanıp yolunuza devam etmeniz gerekir. Bütün sürüş boyunca kaosun içindeki bu harmoni içerisinde ilerlersiniz.

Yaşam, bisiklete binmek gibidir. Dengeni korumak için sürekli ilerlemen gerekir.
— Albert Einstein

Motorla ilgili bahsetmek istediğim bir başka kavram target fixation. Türkçeye hedefe kitlenme olarak çevrilebilecek bu kavram, insanın bir tehlike gördüğünde ona kitlenmesi anlamına gelir. Motor bunun bazen neden çok kötü bir fikir olduğunu anlatmak için mükemmel bir örnektir. Çünkü motor sürerken, önünüze birden çıkan bir araca, bir objeye kilitlenirseniz, motoru ona doğru sürmeye başlarsınız. Çünkü motor, nereye bakarsanız oraya gider. Günlük hayatta da sıklıkla çözemediğimiz bir problem üzerine kitlenip kalırız, günler haftalar aylarca atlatamayız belki de ama bazen yapılabilecek en iyi şey odağımızı o problemden çevirip yolumuza devam etmektir. Bazı problemler yolda ilerledikçe çözülür, anlamsızlaşır ya da önemsizleşir.


Motosiklet ve Zen

Photo by Takeshi Yu on Unsplash
Motosiklette ise öğrenme aşamasından başlayarak zen ile arasında benzerlikler gösterir. Araba ehliyeti kurslarında hocanın sizinle oturduğunu, bir yanlış yaptığında kendi tarafındaki frenle vs müdahale ettiğini bilirsiniz. Motorda ise böyle bir şansınız yoktur. Hoca sadece size nasıl sürüleceğini gösterebilir ve sonrasında yalnız başınasınızdır.

Bir başkası ise teslimiyet. Bugün çoğumuz, eurocapten 5 yıldız almış son model arabalara biniyoruz, emniyet kemeri takıyoruz vs. Motorda ise bunların hiçbiri yok. Elbette koruyucu ekipmanlar, kask giyebilirsiniz ama arabanın sağladığı korumanın binde birini bile sağlamaz. Motora bindiğiniz anda olabileceklere teslim olursunuz çünkü başka çareniz yoktur. Kontrolün o kadar da sizde olmadığını kabullenirsiniz.

Sadghuru on motorcycle

Bir başka nokta ise kontrol. Motosikleti yönlendirebilmek için onu sımsıkı tutmamalısınız, hatta kollarınız gevşek olursa daha rahat yön verirsiniz. Eğer kollarınızı kasarsanız daha çok zorlanırsınız ama çok gevşek tutarsanız da ilk tümsekte gidon elinizden gidiverir. Motorla ilgili her şeyde olduğu gibi bunda da bir denge bulmak önemlidir. Ayrıca daha ilginç olan ise, motorda gitmek istediğiniz yöne, eğer çok düşük hızlarda (yürüyüş hızı kadar düşük) gitmiyorsanız, gidonu çevirerek gitmezsiniz, gidemezsiniz. O hızlarda gidonu çevirmeniz imkansızdır ama yine de istediğiniz yöne gidebilirsiniz. Peki bu nasıl olur? Counter-steering (kontra tekniği) denilen metot ile. Sağa gitmek için gidonu çok kısa ve hafifçe sola doğru itersiniz, sola gitmek için ise tam tersi. Bir nevi motoru ittiğiniz yöne düşürerek dönmesini sağlarsınız. Hayatta da bazen olayları direkt kontrol etmeye çalışmak, akıntıyla boğuşmaktan başka bir işe yaramaz. Bazen akışı tamamen kontrol etmeye çalışmak yerine, onunla yol almayı öğrenmek gerekir.

We control nothing, but influence everything.
— Brian Klaas, Fluke: Chance, Chaos, and Why Everything We Do Matters

Brian Klaas'ın bu konudaki röportajı

Memento mori, memento vivere

Ölümü hatırla, ama unutma, yaşıyorsun. Bu latince söz, ölümle yaşam arasında bir denge kurmamız gerektiğini anlatıyor bana. Öleceğiz, hiç bir şeye sımsıkı sarılmamalıyız, elbet bir gün elimizden kayıp gidecek, hiçbir güç bunu önleyemez ama yaşıyoruz da. Aslında hepimiz motor gibi her an elimizden kayıp gidebilecek hayatlar yaşıyoruz. Hiçbirimiz arabada değiliz. Bu gerçeği de göz ardı edemeyiz. Yaşamalı, yol alabilmek için bir şeylere sıkı sıkıya olmasa da tutunmalı, bir gün geldiğinde bırakması gerektiğini unutmadan. Yaşam bu iki gerçek arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor.

Bu düşünce elbette yalnızca antik Roma’nın tekelinde değil. Yüzyıllar birbirini kovalarken, farklı coğrafyalarda ve dillerde aynı hakikat tekrar tekrar söylenmiş.

Akdeniz’in taş şehirlerinden yükselen bu cümle, yüzyıllar sonra bambaşka bir iklimde, bambaşka bir dilde, başka bir kıtada, Japonya’da, bu his tek bir kelimede yoğunlaşmış:
無常 (Mujō) — “her şey fanidir, hiçbir şey aynı kalmaz.”
Dili farklıdır; ama nabzı tanıdıktır: tutunduğumuz her şey elimizden kaymaya mahkumdur.

Photo by David Edelstein on Unsplash

Bir başka kıtada, Roma’dan yaklaşık 6–7 yüzyıl sonra, 7. yüzyıl Arabistan’ında (Hicaz coğrafyasında) Arapça şöyle bir ses yükseldi:

Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra da bize döndürüleceksiniz.
Ankebut suresi, 57. ayet

Burada vurgu, yalnız “son” fikrinde değil; dönüş ve hesap bilincinde. Ölüm bir bitiş olduğu kadar, anlamı tamamlayan bir eşik.

Photo by Patrick Schneider on Unsplash

Takvimler biraz daha ilerler. 8. yüzyılda, bugünkü Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde, Göktürklerin taşlara kazıdığı sözler zamanın sertliğini ve insan ömrünün kısalığını bir cümlede toplar:

Öd Tengri yasar, kişi oğlı kop ölgeli törimiş.
(Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş.)
Orhun Abideleri Kül Tigin Anıtı.

Sanki rüzgârın, bozkırın içinden konuşur bu cümle: zaman kalır; insan, en görkemli anında bile, geçip gitmeye yazgılıdır.

Takvim ilerler, coğrafya batıya kayar. 13. yüzyıl Anadolu’sunda bu kez aynı hakikat, hareket ve yenilenme çağrısı olarak dile gelir:

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım.
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlânâ

Burada fanilik, yalnızca “geçicilik” değil; aynı zamanda sürekli bir dönüşme ve tazelenme çağrısıdır: tutunmak yerine akmak, dünle kalmak yerine bugünü yaşamak.

Photo by Hulki Okan Tabak on Unsplash

Derken takvim biraz daha ilerler. 13.–14. yüzyıl Anadolu’sunda, bu kez bir derviş, sesiyle aynı gerçeği daha yumuşak ama daha sarsıcı bir sadelikle söyler. Roma’dan yaklaşık bin üç yüz yıl sonra:

Sular hep aktı geçti
Kurudu vakti geçti
Nice han nice sultan
Tahtı bıraktı geçti
Dünya bir penceredir
Her gelen baktı geçti
Yunus Emre

Bu söz, faniliği yalnız “kader” diye değil, gündelik hayatın göz hizasında bir manzara gibi gösterir: su akarken sen de akarsın; pencereden bakıp gidersin.

Birkaç yüz yıl sonra yine anadolu topraklarında, Osmanlı’da 16. yüzyılda bir başka ses yükseldi:

Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.
Bâkî

“Bu dünyaya sesini Hz. Davut gibi gür ve güzel bir şekilde duyur;
çünkü bu fani dünyada sonsuza dek kalacak olan tek şey, arkanda bıraktığın güzel bir eserdir.” anlamına gelen bu şiir yine aynı temayı işler.

Roma’nın mermerinden, Hicaz’ın ayetine; Orhun vadisinin yazıtından, Anadolu’nun ilahisine; oradan Japonya ormanlarına… Yüzyıllar boyunca insanoğlu aynı temayı farklı şekillerde tekrar tekrar dile getirmiş ve getirmeye devam ediyor. Ve tam da bu yüzden memento mori kadar memento vivere de anlamlıdır: Sonu bilmek, bugünü daha kıymetli yapar. Motosiklet sürmek de bu ikisi arasındaki harmoniyi hissetmenin güzel bir pratiğidir. Bu yazıyı da son zamanlarda çok dinlediğim Jai Cuzco isimli müzisyenin bir parçasıyla bitirelim;

ve Altın Elbiseli Adam’ın dediği gibi:
Her şey kötü gittiğinde dahi çok dertlendiğinizde dahi unutmayın gidecek hep daha fazla yol var.

Barkın Bayoğlu 1975-2017